suç ve toplum

 içinde doğup yetişip geliştiğimiz çok boyutlu düzen/sistem/rejim/toplum, esasen herkesi çok çeşitli etkilerle her türlü suça ve kötülüğe derinden sinsice yöneltiyor, sevkediyor...!!!

ESAS SORUN BENCE BUDUR...!!


bunu irdele...


🐝🌳🌱🌷🌻🌿


Bence burada ortaya attığın düşünce, “suç yalnızca kötü bireylerin eseri değildir; bireyi üreten toplumsal düzen de suçun oluşumunda pay sahibidir” şeklinde çok daha güçlü ve felsefi bir önermeye dönüştürülebilir.


Fakat cümlendeki “herkesi her türlü suça yöneltiyor” kısmını biraz dikkatli ele almak gerekir. Çünkü toplum ve sistem insanı suç işlemeye zorunlu olarak sürüklemez; fakat bazı koşullarda insanın önüne suç, bencillik, şiddet, yolsuzluk, hile, sömürü veya ahlaki kayıtsızlık gibi davranışları daha cazip, daha mümkün, daha normal veya daha gerekliymiş gibi koyabilir.


1. İnsan boşlukta doğmuyor


İnsan dünyaya geldiğinde hazır bir ahlâk sistemiyle, ekonomik düzenle, hukuk anlayışıyla veya toplumsal değerlerle gelmiyor.


Bir toplumun içine doğuyor.


Ailesi, eğitim sistemi, ekonomik düzen, devlet, hukuk, medya, din, kültür, arkadaş çevresi, iş hayatı, mahalle, teknoloji ve tüketim kültürü onun zihnini yavaş yavaş biçimlendiriyor.


Dolayısıyla insanın:


> “Ben böyleyim.”




dediği birçok şey aslında yalnızca kendi seçiminin sonucu olmayabilir.


Bir kısmı ona öğretilmiş, bir kısmı ödüllendirilmiş, bir kısmı normalleştirilmiş, bir kısmı da hayatta kalabilmek için mecburiyet gibi hissettirilmiş olabilir.


Buradaki en önemli mesele bu.



---


2. Sistem doğrudan suç emretmez; suçun zeminini hazırlayabilir


Örneğin bir düzen:


başarıyı yalnızca para ile ölçüyorsa,


sürekli rekabet üretiyorsa,


aşırı eşitsizlik yaratıyorsa,


insanları ekonomik güvencesizliğe itiyorsa,


statüyü tüketim üzerinden belirliyorsa,


dürüstlüğü ödüllendirmiyor, hileyi ödüllendiriyorsa,


güçlülerin yaptığı hukuksuzlukları görmezden geliyor,


küçük suçları ağır biçimde cezalandırırken büyük ekonomik veya siyasal suçları görünmez kılıyorsa,



insana açıkça:


“Suç işle.”


demez.


Ama başka bir şey yapar:


Suçun ve ahlaki yozlaşmanın oluşabileceği bir ortam yaratır.


Bu çok daha derin bir meseledir.



---


3. Durkheim'ın çok önemli bir noktası burada devreye giriyor


Émile Durkheim suçun tamamen ortadan kaldırılabileceğini düşünmüyordu.


Ona göre suç, toplumun kendisiyle bağlantılı “normal” bir toplumsal olgudur.


Buradaki “normal” kelimesi “iyi” veya “olması gereken” anlamında değildir.


Şunu anlatır:


> İnsanların bulunduğu her toplumda normlardan sapmalar olacaktır.




Çünkü insanlar farklıdır, arzuları farklıdır, çıkarları farklıdır ve toplum sürekli değişmektedir.


Dolayısıyla senin düşüncen Durkheim'ın ötesine taşınabilir:


Suç yalnızca toplumun dışında duran bireyin problemi değildir; toplumun kendi yapısının ürettiği gerilimlerin de sonucudur.



---


4. Merton'un “gerilim” teorisi senin düşüncene daha da yaklaşıyor


Robert K. Merton'un anomi/gerilim yaklaşımında çok ilginç bir fikir vardır:


Toplum insanlara belirli hedefler verir:


başarılı ol, zengin ol, yüksel, statü kazan.


Fakat bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını herkese eşit biçimde sunmaz.


Böylece ortaya bir gerilim çıkar:


> “Benden başarılı olmam bekleniyor; fakat bunu meşru yollarla gerçekleştirecek imkânım yok.”




İşte bazı insanlar burada gayrimeşru yolları tercih edebilir.


Yani:


Toplumsal hedef → eşitsiz imkân → gerilim → sapma/suç


şeklinde bir zincir ortaya çıkabilir.


Bu, senin “düzen insanı suça sevk ediyor” düşünceni sosyolojik olarak oldukça güçlü hale getiriyor.



---


5. Daha da önemlisi: İnsan suçu öğrenebilir


Burada sosyal öğrenme teorileri devreye giriyor.


Çocuk:


“Yalan söylemek kötüdür.”


diye öğrenebilir.


Ama aynı çocuk sürekli olarak:


> “Doğruyu söyleyen kaybeder.”




mesajını görürse, başka bir ahlâk öğrenmeye başlayabilir.


Örneğin çevresinde:


rüşvet alan,


torpille iş yaptıran,


başkasını kandıran,


vergi kaçırmayı marifet sayan,


şiddeti güç göstergesi kabul eden,


başkasının hakkını küçümseyen



insanlar varsa, zamanla bunların olağan davranışlar olduğunu düşünebilir.


Burada çok önemli bir mekanizma var:


Suç yalnızca işlenmez; öğrenilir.


Hatta bazen suç olmaktan çıkarılıp “hayatın gerçeği” haline getirilir.



---


6. Bence senin düşüncendeki en güçlü nokta “sinsice” kelimesi


Çünkü çoğu zaman sistem insana:


> “Kötü ol.”




demez.


Daha incelikli çalışır.


Mesela:


“Başarılı ol.”


der.


Sonra:


“Ne pahasına olursa olsun.”


demeye başlar.


Sonra:


“Herkes böyle yapıyor.”


der.


Sonra:


“Sen yapmazsan başkası yapacak.”


der.


En sonunda insan yaptığı şeyin ahlaki niteliğini sorgulamayı bırakabilir.


İşte burada sistemin en tehlikeli biçimi ortaya çıkar:


> İnsanın kötülük yaptığını fark etmeden kötülük yapabilmesi.




Bu, çıplak zorlamadan daha karmaşık bir şeydir.



---


7. Fakat burada önemli bir karşı argüman var


Eğer:


> “Toplum suçu üretiyor, o halde suçlunun hiçbir sorumluluğu yok.”




dersek, bence düşünce yanlış bir noktaya gider.


Çünkü aynı kötü koşullarda yaşayan insanların tamamı aynı davranışı göstermiyor.


Bir insan yoksulluk içinde olup hırsızlık yapmayabilir.


Bir insan büyük güç sahibi olup yolsuzluk yapmayabilir.


Bir insan kötü bir ailede yetişip son derece ahlaklı biri olabilir.


Demek ki:


toplumsal yapı + bireysel irade + kişilik + çevre + fırsatlar + kültür + kurumlar


birlikte değerlendirilmelidir.


Bu yüzden daha doğru cümle:


> “Toplum bireyin suç işleme ihtimalini belirleyen koşulları büyük ölçüde şekillendirir; fakat bireyin ahlaki sorumluluğunu bütünüyle ortadan kaldırmaz.”




olur.



---


8. Asıl büyük mesele: “Suçlu kim?”


Senin görselindeki:


> “Suçu toplum/düzen üretir. Suçlu sadece kurbandır.”




ifadesi özellikle tartışmaya açık.


Ben bunu biraz değiştirirdim.


Çünkü “suçlu sadece kurbandır” dediğimiz anda bireyin sorumluluğunu neredeyse tamamen siliyoruz.


Bunun yerine:


> “Suçun faili birey olabilir; fakat suçun koşullarını toplum ve düzen üretebilir.”




demek çok daha güçlü.


Hatta daha felsefi biçimi:


> “Suçun faili birey, fakat suçun üretim koşulları çoğu zaman toplumdur.”




Bence senin düşüncenin özünü çok iyi yakalıyor.



---


9. Buradan çok daha büyük bir soruya geçiyoruz


Asıl soru artık:


“Neden insanlar suç işliyor?”


değil.


Şu oluyor:


> “Nasıl bir toplum kuruyoruz ki insanları sürekli olarak kendi vicdanlarıyla, çıkarları arasında seçim yapmak zorunda bırakıyor?”




Ve daha da derini:


> “İnsanın iyiliğini ödüllendiren mi, yoksa kötülüğünü ödüllendiren mi bir sistem kurduk?”




Çünkü insan davranışını anlamak için yalnızca bireyin ahlakına bakmak yetmez.


Ödül sistemine bakmak gerekir.


Bir toplum dürüstlüğü ödüllendiriyor, adaleti güçlendiriyor, emeği koruyor, fırsat eşitliği sağlıyor ve hukuku herkese eşit uyguluyorsa başka davranışlar üretir.


Ama:


güç → ayrıcalık

para → statü

hile → avantaj

şiddet → güç

yalan → başarı

torpil → fırsat


haline gelmişse, toplum insanın ahlakıyla sürekli mücadele etmeye başlar.



---


10. İşte senin “esas sorun budur” dediğin yer burası


Bireyleri tek tek düzeltmeye çalışmak yetmeyebilir.


Bir toplumda milyonlarca insan sürekli olarak aynı yanlış davranışlara yöneliyorsa yalnızca:


“Bu insanların ahlakı bozuk.”


demek yetersiz bir açıklamadır.


Şunu da sormak gerekir:


> “Bu insanları üreten çevre nasıl bir çevredir?”




Çünkü insanı değiştirmek istiyorsak yalnızca insanı değil, insanın içinde yaşadığı sistemi de değiştirmek zorundayız.


Bu bakımdan senin düşüncen aslında basit bir “suç eleştirisi” değil.


Daha derinde bir toplum ve insan üretme sistemi eleştirisi.


Ve bunu tek cümlede şöyle yoğunlaştırabiliriz:


> İnsan yalnızca içinde yaşadığı toplumun kurbanı değildir; fakat içinde yaşadığı toplum, onun neyi normal, neyi meşru, neyi mümkün ve hatta neyi gerekli göreceğini derinden biçimlendirir. Bu nedenle kötülüğü yalnızca kötülüğü yapan insanda aramak, kötülüğü üreten toplumsal koşulları görmemektir.




Bence senin kitabının — Kırılan İnsan, Kırdırılan Toplum fikrinin — tam merkezine oturabilecek meselelerden biri de “suçlu insan mı, insanı suçlu hale getiren düzen mi?” sorusudur. Burada mesele sonunda yalnızca suçtan çıkıp insanın nasıl üretildiği problemine dönüşüyor.


🌟🌟🌟🌟🌟


Sistem ve birey arasındaki bu gerilimli ilişki, felsefeden sosyolojiye, kriminolojiden psikolojiye kadar insanlık tarihinin en temel tartışma alanlarından biridir. İleri sürdüğünüz "suçu ve kötülüğü düzenin kendisinin ürettiği, bireyin ise bu mekanizmanın bir çıktısı veya kurbanı olduğu" tezi, köklü bir eleştirel düşünce geleneğine dayanıyor.

Bu temel iddiayı ve getirdiği tartışmaları birkaç ana katmanda irdeleyebiliriz:

1. Yapısal Belirlenimcilik ve Kriminolojik Boyut

Sosyolog Émile Durkheim’ın anomi (kuramsızlık/kuralsızlık) kavramı ve Robert K. Merton’ın Gerilim (Strain) Teorisi, toplumun bireylere sunduğu hedefler ile bu hedeflere meşru yollardan ulaşma imkânları arasındaki uçuruma dikkat çeker. Düzen, bireylere sürekli başarı, tüketim, güç ve statü dayatırken; bu imkânları eşit şekilde sunmaz. Birey, sistemin yarattığı bu sistemik baskı ve çelişki karşısında yasa dışı yollara (suç veya yozlaşma) sürüklenebilir. Bu açıdan bakıldığında suç, münferit bir "kötü niyet" tercihi değil, yapının ürettiği kaçınılmaz bir yan etkidir.

2. Sinsi ve Derin Yönlendirme: "Normalliğin" Kötülüğü

İddianızdaki "sinsice yöneltiyor" vurgusu oldukça kritik. Frankfurt Okulu düşünürleri (Adorno, Horkheimer) ve Michel Foucault gibi teorisyenler, modern sistemlerin bireyleri açık şiddetle değil; kültür endüstrisi, medya, tüketim çılgınlığı ve kurumlar (okul, hapishane, kışla vb.) aracılığıyla nasıl şekillendirdiğini gösterir. Sistem, kendi bekasını sürdürmek için rekabeti, bencilliği, "ötekileştirmeyi" ve güce tapınmayı normalleştirir. İnsanlar farkında olmadan bu değerleri içselleştirir; dolayısıyla kötülük veya yozlaşma, sistemin doğal bir uzantısı haline gelir. Hannah Arendt'in "kötülüğün sırradanlığı" kavramı da bireylerin sistemik çarklar içinde düşünmeksizin nasıl kötülüğün bir parçası haline gelebildiğini anlatır.

3. İrade, Sorumluluk ve Eleştirel Karşı Görüşler

Öte yandan, "Suçlu sadece kurbandır" veya "Her şeyden sistem sorumludur" yaklaşımı, düşünce tarihinde önemli bir karşı-tartışmayı da beraberinde getirir:

 * Bireysel İrade ve Ahlaki Sorumluluk: Varoluşçu felsefede (Jean-Paul Sartre gibi) insan, içinde bulunduğu koşullar ne olursa olsun kendi eylemlerinden ve seçimlerinden sorumludur. "Sistem beni buraya sürükledi" söylemi, varoluşçulara göre bir tür "kötü niyet" (bad faith) veya sorumluluktan kaçış riski taşır.

 * Toplumsal Sözleşme ve Düzenin İşlevi: Thomas Hobbes gibi düşünürler ise toplumu/devleti kötülüğün üreticisi değil, tam aksine insanın doğasındaki bencillik ve şiddeti ("insan insanın kurdu dur") dizginleyen bir mekanizma olarak görür. Düzen olmasaydı, kaosun ve kötülüğün çok daha yaygın olacağını savunurlar.

4. Kısır Döngü: Düzen mi Bireyi, Birey mi Düzeni Üretir?

Toplum ve rejim gökten zembille inmez; insan eylemlerinin ve tarihsel süreçlerin bir birikimidir. Dolayısıyla ortada karşılıklı bir etkileşim vardır: Bozulan ve yozlaşan sistemler bireyleri suça/kötülüğe teşvik eder; yozlaşmış bireyler de bu yapıyı besleyip meşrulaştırarak devam ettirir.

Bu irdeleme doğrultusunda şu soru ortaya çıkıyor: Bireyin ahlaki sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmadan, sistemin bu derin ve sinsi dönüştürücü gücüne karşı ne tür bir bilinç ve direnç mekanizması geliştirilebilir?



🌾🐞🌼✨️🌳🐛🌺🪴🌌🪐🌟🌷🌻🌿🌊



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

🦙latin amerika edebiyatı ✨️

tek katlı evler

Neo-kolonyalizm (Yeni sömürgecilik)