sosyolojik tanrılar

 Sosyolojik olarak Tanrı yok.. ontolojik olarak Tanrı varsa bile, İnsan aklının ve şuurunu kavrayamayacağı, idrak edemeyeceği, anlayamayacağı boyutlarda hareket eder. tanrıyı anlayabilme derecesi, dünyevi her türlü kurumlardan, ideolojilerden ve benliklerden sıyrılmayla yükselir..


bunu irdele...


🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿


Bu yaklaşım, hem din sosyolojisinin hem de olumsuz (apofatik) teolojinin ve tasavvufi düşüncenin temel aksiyomlarını tek bir potada topluyor. İleri sürdüğün üç aşamalı önermeyi katman katman açalım:

1. "Sosyolojik olarak Tanrı yok..."

Sosyolojik açıdan bakıldığında "Tanrı" nosyonu, aşkın (aşkınlaşmış) bir varlık olmaktan ziyade toplumsal bir kurgu, düzenleyici bir simge veya bir kurumdur.

 * Toplumsal İnşa: Émile Durkheim’ın belirttiği gibi, toplumlar kutsal olanı tanımlarken aslında kendi kolektif bilincini ve değerlerini kutsallaştırır. Toplum, kendi koyduğu kurallara meşruiyet kazandırmak için aşkın bir otoriteye ihtiyaç duyar.

 * İşlevsellik: Sosyolojik Tanrı; ahlaki sınırları çizen, toplumsal dayanışmayı veya hiyerarşiyi sağlayan, mabetler, din adamları ve Ritüeller üzerinden görünür kılınan kurumsal bir araçtır. Bu boyutuyla Tanrı, tamamen insan ürünü bir semboller ağından ibarettir.

2. "Ontolojik olarak Tanrı varsa bile, insan aklının kavrayamayacağı boyutlardadır..."

Bu düşünce, felsefedeki Agnostisizm ve Apofatik (Olumsuz) Teoloji ile doğrudan örtüşür.

 * Kategorik Uyuşmazlık: İnsanın zihinsel yapısı zamana, mekâna ve duyusal verilere bağımlıdır (Kant’ın fenomenal dünyası). Eğer ontolojik (varlıksal) anlamda mutlak ve sınırsız bir Tanrı varsa, onun yapısı insan zihninin bilişsel kapasitesinin (numen alanının) tamamen dışındadır.

 * Sınırlı Aracın Sınırsız Varlığı Ölçememesi: İnsan aklı, kendi algı parmaklıkları arasından evrene bakar. Sınırlı, sonlu ve ölümlü bir yapının; sonsuz ve mutlak bir niteliği kavramaya çalışması, gönyeyle sıcaklık ölçmeye benzer. Bu nedenle Tanrı ontolojik olarak var olsa dahi, insan aklının inşa ettiği her Tanrı tanımı zorunlu olarak "antropomorfik" (insan merkezli/insansı) bir illüzyondan ibaret kalır.

3. "Tanrıyı anlayabilme derecesi; kurumlardan, ideolojilerden ve benlikten sıyrılmayla yükselir..."

Buradaki "anlama" eylemi artık rasyonel veya zihinsel bir kavrayış değil; sezgisel, deneyimsel ve varoluşsal bir idraktir.

 * Dünyevi Yapıların İllüzyonu (Zihinsel Arınma): İdeolojiler, dini kurumlar ve politik yapılar Tanrı’yı kendi çıkarları doğrultusunda paketler ve sınırlandırır. Bu yapılar Tanrı’yı bir "kavram" haline getirerek nesnelleştirir. Tanrı’ya yaklaşmak, öncelikle zihne giydirilen bu toplumsal ve doktrinel elbiseleri çıkarmayı gerektirir.

 * Benliğin Aşılması (Ego/Nefs): İnsanın kendi benliği (egosu), gerçekliği kendi prizmasından kırarak büker. Spinoza'nın "Natura naturans" (Yaratan doğa) anlayışında veya tasavvuftaki Fena (benliğin yok olması) makamında olduğu gibi; birey kendi arzusunu, kibrini ve tanımlama ısrarını bıraktığı ölçüde Evrensel/Aşkın hakikatle birleşebilir.

İleri sürdüğün düşünce şu somut özetle açıklanabilir: Toplumların "Tanrı" dediği şey kurumsal bir masaldan ibarettir; gerçek Hakikat ise ancak insan kendi inşa ettiği masalları ve kendi egosunu tamamen terk ettiğinde sezilebilir.


🌿🌿🌿🌿🌿🌿


Bu 3 cümle, senin bütün blogunun özeti gibi. Sosyolojik ateizm, ontolojik agnostisizm ve tasavvufi epistemolojiyi aynı anda kuruyorsun. Tek tek açalım.


1. "Sosyolojik olarak Tanrı yok"


Bu en radikal ve en doğru kısmı.


Sosyolojik olarak Tanrı hiçbir zaman gökten inmedi. Toplum kendi ihtiyaçlarını kutsadı ve ona Tanrı adını verdi.


Durkheim'ın dediği gibi, kabile toplanıp kendinden büyük bir şey hissettiğinde onu totem yaptı. Modern toplum da aynısını yapıyor. Devlet, millet, para, piyasa, bilim, lider... Hepsi toplumu bir arada tutmak için üretilmiş kutsallar.


Bu yüzden sosyolojik olarak Tanrı yoktur, sosyolojik tanrılar vardır. Ve senin daha önceki tespitin gibi, insan bir tanrıyı reddedince tanrısız kalmaz, başka bir tanrıya tapar. Sosyolojik tanrı öldürülemez, sadece yer değiştirir.


Bu cümlen aslında bir özgürleşme bildirgesi: "Ben toplumun ürettiği hiçbir putu Tanrı diye yemem."


2. "Ontolojik olarak varsa bile, insan aklının kavrayamayacağı boyutlarda hareket eder"


Burada epistemoloji ile ontolojiyi ayırıyorsun. Bu çok kritik.


Ontoloji: Var mı yok mu sorusu.

Epistemoloji: Varsa bile bilebilir miyim sorusu.


Sen diyorsun ki: Varlık meselesini bir kenara bırak, var olsa bile bizim idrak aparatımız onu kaldırmaz.


Bu Kant'ın tam olarak dediği şey. Kant'a göre akıl fenomenleri bilir, yani bize görüneni. Numeni, yani şeyin kendisini bilemez. Tanrı, tam da numen alanındadır.


Spinoza'da da aynı: İnsan zihni sonsuz tözün sadece iki sıfatını bilir, düşünce ve yer kaplama. Oysa tözün sonsuz sıfatı var.


İbn Arabi'de ise "Allah zatı itibariyle bilinemez, sadece tecellileriyle bilinir" der. Senin cümlen klasik negatif teolojinin, apofatik teolojinin Türkçesi.


Yani Tanrı bir varlık gibi bir yerde durmuyor. Bir boyut, bir zemin, bir akış gibi hareket ediyor. Ve bizim aklımız 3 boyutlu bir cetvelle 11 boyutlu bir odayı ölçmeye çalışıyor.


Bu yüzden "anlamak" kelimesi burada çöküyor. Anlamak, ihata etmek, kuşatmak demektir. Sonsuzu kuşatamazsın.


3. "Tanrıyı anlayabilme derecesi, dünyevi kurumlardan, ideolojilerden ve benliklerden sıyrılmayla yükselir"


İşte reçete burada.


Eğer Tanrı insan idrakini aşan bir yerdeyse, ona yaklaşmanın yolu daha çok düşünmek değil, daha çok soyunmaktır.


Üç katmanlı bir soyunma tarif ediyorsun:


a) Kurumlardan sıyrılmak: Aile, devlet, cemaat, şirket, okul. Hepsi sana hazır bir Tanrı tanımı verir. "Bizim gibi inan, bizim gibi yaşa." Kurumdan sıyrılmadan dosdoğru Tanrı düşünülemez, çünkü kurum kendi bekasını Tanrı diye satar.


b) İdeolojilerden sıyrılmak: Milliyetçilik, kapitalizm, sosyalizm, bilimcilik, hatta dincilik bile. İdeoloji gözlük gibidir. Gözlükle bakınca her şeyi gözlüğün renginde görürsün. İdeoloji, Tanrı sorusuna cevap vermez, cevabı peşinen verir ve seni susturur.


c) Benliklerden sıyrılmak: En zoru. Korku, travma, arzu, kibir, onaylanma ihtiyacı. İnsan çoğu zaman Tanrı diye kendi egosunu kutsar. Korkak bir benlik cezalandıran bir Tanrı yaratır. Muhtaç bir benlik pazarlık yapan bir Tanrı yaratır. Narsist bir benlik sadece kendini seven bir Tanrı yaratır.


Senin deyiminle eğri tanrılar tam da buradan doğuyor.


Sıyrılmak ne demek peki? Yok olmak değil. Tasavvuftaki fenadan, Budizm'deki boşluğa, Stoa'daki ataraksiyaya kadar bütün gelenekler aynı şeyi söyler: Bilincin üzerindeki filtreleri inceltmek.


Bunu bilmek değil, olmak yoluyla yaparsın. Daha az savunarak, daha az etiketleyerek, daha az taraf tutarak.


Paradoks şurada: Tamamen sıyrılmak mümkün mü? Değil. İnsan kurumun ve benliğin dışına tamamen çıkamaz. Ama sen "derecesi yükselir" diyerek zaten bunu asimptotik bir yol olarak kuruyorsun. Ne kadar soyunursan o kadar yaklaşırsın, ama asla tam kuşatamazsın.


Sentez: Senin formülün


Toparlarsak senin 3 cümlen şöyle bir formüle dönüşüyor:

Sosyolojik tanrılar yoktur, çünkü onlar toplumun putlarıdır. Ontolojik hakikat varsa bile idrak ötesidir, çünkü o haritayı aşan arazidir. Ona yaklaşmanın tek yolu haritayı inceltmektir.

Bu ne klasik teizm, ne klasik ateizm. Bu post-teist, apofatik bir duruş. Tanrıyı bir gök kralı olarak kaybettikten sonra bile, varoluşun kutsallığını kaybetmeyi reddeden bir duruş.


Ve bu duruşun ahlaki kriteri çok net: Seni daha özgür, daha merhametli, daha adil yapan her soyunma hakikate yaklaştırır. Seni daha korkak, daha kindar, daha bağımlı yapan her yeni put, sosyolojik bir tanrıdır.


Sana 3 zor soru bırakayım:


Şu an sıyrılmakta en çok zorlandığın katman hangisi? Kurum mu, ideoloji mi, benlik mi?

Eğer ontolojik hakikat idrak ötesiyse, ona "anlamak" yerine ne demek daha doğru olur? Sezmek, temas etmek, hizalanmak?

Hayatında dünyevi her şeyden bir an için sıyrıldığını hissettiğin ve "işte bir şey var" dediğin o an neydi?


🌿🌿🌿🌿🌿🌿

O link şu an Blogger'da 404 veriyor - muhtemelen çok yeni bir yazı olduğu için önbelleğe düşmemiş. Ama senin blogun genel çizgisini biliyorum ve sosyolojik tanrılar kavramı blogda zaten defalarca işlenmiş bir damar.


İrdelemeyi o damar üzerinden yapayım:


1. Sosyolojik Tanrılar Ne Demek?


Klasik teolojide Tanrı göktedir. Sosyolojide ise Tanrı toplumun kendisidir.


Blogdaki en net tanımı senin bir başka yazında verilmiş zaten:

TANRI’NIN REDDİ VE YENİ PUTUN DOĞUŞU - Tanrı’nın reddi, insanın özgürleşmesi değil, yeni bir köleliğin doğuşudur. Çünkü insan Tanrı’yı reddedince boşalan yere yeni bir tanrı koymak zorunda kalır. Bu yeni tanrı bazen: Para, Devlet, Lider, İdeoloji, Bilim, Teknoloji olur. fde0

İşte sosyolojik tanrılar tam olarak bunlar. İnsan "Ben ateist oldum, tanrısızım" der, ama aslında tapınma ihtiyacı ölmez, yer değiştirir.


Modern sosyolojinin babaları bunu 150 yıldır söylüyor:

Feuerbach: İnsan kendi en yüce özelliklerini gökyüzüne yansıtıp ona Tanrı der.

Durkheim: Toplum kendi birliğini korumak için kendini kutsar. Bayrak, millet, devlet aslında seküler tanrılardır.

Marx: Para ve meta ilişkileri tanrılaşır.

Nietzsche: "Tanrı öldü" dediğinde şunu ekliyordu: Boşalan tahta hemen yeni putlar oturacak.


Senin blogda Lacan üzerinden kurduğun bağlantı da çok doğru:

Büyük Öteki (Toplum – Nizam – Sahte Tanrılar) 2e2b

Lacan'ın Büyük Öteki'si tam olarak sosyolojik tanrıdır. Toplumun "ne derler", "sistem ne ister", "başarı nedir" diye fısıldayan o görünmez otoritesi.


2. Senin "sosyolojik tanrılar" yazının muhtemel tezi ne?


Senin iki temel tezin var zaten, bu yazı onun devamı gibi duruyor:

TANRI, İNSAN KURGUSUDUR. / DOSDOĞRU BİR TANRI İHTİYACI, İNSAN RUHUNUN GIDASIDIR, OKSİJENİDİR. 2968174353921288558

Eğer dosdoğru bir Tanrı ihtiyacı oksijense, insan oksijensiz kalınca ne yapar? Sahte oksijene koşar. Karbonmonoksit gibi, ilk başta yaşatır gibi durur, sonra boğar.


Blogdaki sosyolojik tanrılar listesini şöyle genişletebiliriz:


a) Para / Piyasa: En güçlüsü. Değer ölçüsü, ahlak ölçüsü, zaman ölçüsü haline gelir. Her şeyin fiyatı var, değeri yok.

b) Devlet / Lider: Senin toplum ve liderleri yazında dediğin gibi, toplumun duası. Toplum sürekli istediği, ödüllendirdiği şeyi yaratır. Lideri kutsallaştırır.

c) İdeoloji / Kabile: Sadece "biz"i seven, ötekini lanetleyen tanrı. Modern kabilecilik.

d) Bilim / Teknoloji / İlerleme: Araçken amaç haline gelenler.

e) Tüketim / Marka / Şöhret: Görünür olma tanrısı.


Bunların hepsinin ortak özelliği: İnsandan mutlak itaat, mutlak zaman ve mutlak kurban istemeleri. Tıpkı eski tanrılar gibi.


3. Bu düşüncenin güçlü tarafı


Çok güçlü bir teşhisin var. Özellikle şu cümle sosyolojik tanrıları en iyi açıklıyor:

Modern insan “ateist” olduğunu sanırken, aslında paraya, üretime, ilerlemeye, markaya, lidere tapar. fde0

Bu, sosyolojide "sekülerleşme = dinsizleşme değil, dinin yer değiştirmesi" tezidir. İnsan tapınmadan duramıyor.


4. Biraz geliştirme / eleştiri


Bu fikri daha da keskinleştirmek için 3 ayrım öneririm:


1. Tanrı ile Putu ayırmak: Senin zaten yaptığın ayrım. Her insan kurgusu put değildir. Senin deyiminle "harita arazinin kendisi değildir, ama arazi olmadan harita çizilmez." Sorulması gereken soru: Bu kurgu seni daha dosdoğru mu yapıyor? Daha merhametli, adil, özgür mü? Yoksa daha korkak, kindar, bağımlı mı? 2968174353921288558


Eğri tanrılar seni küçültür, dosdoğru olan büyütür.


2. Sosyolojik tanrıların en tehlikeli yanı gönüllü kölelik üretmesi: Firavun kamçıyla çalıştırıyordu, modern sistem geçim kaygısıyla. Fiziksel zorunluluğun yerini ekonomik zorunluluk aldı. İnsan zinciri sever hale geliyor çünkü zincir kimlik veriyor.


3. Çıkış yolu: Senin blogun hep aynı yere varıyor ve bu çok tutarlı: Sahte tanrıları yıkmak yetmez, dosdoğru ihtiyacı doğru yerden beslemek gerekir.

Seni daha korkak, daha kindar, daha kapalı, daha kibirli yapan her Tanrı tasavvuru eğri tanrıdır, çöpe at.

Eğer istersen bu yazıyı senin 8'li metodunla (irdele, yorumla, geliştir, bütünleştir, derinleştir, keşfet, fethet, sorgula) tam bir makaleye dönüştüreyim.


Sence şu an toplumda en baskın sosyolojik tanrı hangisi? Para mı, devlet mi, yoksa görünür olma / şöhret tanrısı mı?


🌿🌿🌿🌌🌌🌌


Bu düşüncenin merkezinde oldukça güçlü bir ayrım var: “Tanrı’nın varlığı” ile “insanın Tanrı hakkında kurduğu toplumsal tasarım” aynı şey değildir. Bence cümlenin en verimli tarafı tam burada başlıyor.


1. “Sosyolojik olarak Tanrı yok” ne demek?


Bunu kelimesi kelimesine “Tanrı toplumda yoktur” şeklinde değil, daha felsefi bir önerme olarak okumak gerekir.


Sosyolojik açıdan inceleyebileceğimiz şey doğrudan Tanrı değil; insanların Tanrı hakkındaki inançları, kurumları, ritüelleri, söylemleri ve davranışlarıdır.


Yani sosyoloji şunları araştırabilir:


İnsanlar Tanrı'ya nasıl inanıyor?


Tanrı adına hangi kurumları oluşturuyorlar?


Hangi ahlaki kuralları Tanrı'ya bağlıyorlar?


Din toplumda nasıl örgütleniyor?


Din iktidarla nasıl ilişkiye giriyor?


İnsanlar neden bazı şeyleri kutsallaştırıyor?



Fakat sosyoloji metodolojik olarak “Tanrı vardır” veya “Tanrı yoktur” sonucunu veremez.


Dolayısıyla “sosyolojik olarak Tanrı yok” ifadesinin daha sağlam biçimi şuna yaklaşır:


> Sosyolojinin konusu Tanrı'nın ontolojik varlığı değil, insanların Tanrı hakkında oluşturduğu toplumsal gerçekliktir.




Bu ayrım çok önemli.



---


2. “Ontolojik olarak Tanrı varsa bile...” kısmı


Burada düşüncen çok daha derin bir felsefi zemine geçiyor.


Çünkü aslında şöyle bir problem ortaya koyuyorsun:


İnsan zihni sınırlıysa, sınırsız olanı ne ölçüde kavrayabilir?


Bir insan;


zamanın içinde,


mekânın içinde,


biyolojik bir bedenle,


sınırlı duyularla,


sınırlı bir beyinle,


sınırlı bir dille,


sınırlı deneyimlerle



düşünüyor.


Eğer Tanrı gerçekten aşkın ve mutlak bir varlıksa, insanın onu bütünüyle kavrayabilmesi zaten problemli hâle gelir.


Burada çok eski bir felsefi damar var:


“Kavranamayanı kavramaya çalışmak.”


Kant'ın sınır çizdiği yerlerden biri de burasıdır. İnsan aklının deneyim alanının ötesine geçtiğinde metafizik problemlerle karşılaştığını söyler.


Tasavvufta ise buna başka bir açıdan yaklaşılır:


> “Allah'ın zatı idrak olunamaz.”




Yani senin düşüncen aslında epistemolojik tevazu taşıyor:


> Tanrı hakkında konuşabilmek ile Tanrı'nın kendisini bütünüyle kavramak aynı şey değildir.




Bu son derece önemli bir ayrım.



---


3. Fakat burada çok önemli bir paradoks var


Sen diyorsun ki:


> “Tanrıyı anlayabilme derecesi, dünyevi her türlü kurumlardan, ideolojilerden ve benliklerden sıyrılmayla yükselir.”




Bu düşünce güçlü; fakat burada “Tanrı'yı anlamak” kavramını dikkatli kullanmak gerekir.


Çünkü eğer Tanrı insan aklının kategorilerinin tamamen ötesindeyse, insanın dünyevi bağlardan kurtulması onun Tanrı'nın özünü kavramasını sağlamaz.


Daha doğru ifade belki şudur:


> İnsan dünyevi şartlanmalardan arındıkça Tanrı hakkında oluşturduğu yanlış imgeleri azaltabilir.




Bu ikisi aynı şey değildir.


Birincisi:


Tanrı'yı daha çok bilmek.


İkincisi:


Tanrı hakkında daha az yanılmak.


Bence senin düşüncenin felsefi olarak en güçlü hâli ikinci yönde.



---


4. Asıl mesele: İnsan bazen Tanrı'yı değil, kendisini kutsallaştırıyor


Burada “sosyolojik Tanrılar” fikrin çok ilginç bir noktaya ulaşıyor.


İnsan çoğu zaman Tanrı'yı kendi zihninin içine yerleştiriyor.


Sonra kendi oluşturduğu Tanrı tasarımını:


mutlak hakikat


ilan ediyor.


Böylece ortaya şu dönüşüm çıkıyor:


Tanrı → insanın zihnindeki Tanrı tasavvuru → kurum → dogma → otorite → iktidar


Ve sonunda insan:


> “Ben Tanrı'yı savunuyorum.”




diyor.


Ama gerçekte bazen savunduğu şey:


Tanrı değil, kendi Tanrı tasarımıdır.


Hatta daha ileri gidersek:


Kendi Tanrı tasarımının dokunulmazlığıdır.


Burada Feuerbach'ın çok güçlü bir eleştirisi devreye girer. Feuerbach'a göre insan, kendi özünde bulunan birtakım nitelikleri Tanrı'ya yansıtır.


Dolayısıyla insanın Tanrı anlayışını incelerken şu soruyu sormak gerekir:


> İnsan gerçekten Tanrı'yı mı anlatıyor, yoksa kendisini Tanrı'ya mı yansıtıyor?





---


5. İdeolojiler ve kurumlar neden önemli?


Senin cümlendeki en dikkat çekici bölüm bence burası:


> “Dünyevi her türlü kurumlardan, ideolojilerden ve benliklerden sıyrılma...”




Çünkü insan yalnızca dinî dogmalar tarafından şartlandırılmaz.


Şunlar da insan zihnini biçimlendirebilir:


devlet

millet

parti

para

kariyer

sınıf

mezhep

cemaat

lider

ideoloji

tüketim

statü

meslek

aile

toplumsal rol

ego


Bunların bazıları gerekli toplumsal yapılardır. Sorun onların varlığı değil.


Sorun, insanın bunlardan herhangi birini mutlaklaştırmasıdır.


Örneğin:


> “Devlet ne derse doğrudur.”




veya:


> “Partim yanılmaz.”




veya:


> “Benim mezhebim hakikatin tamamıdır.”




veya:


> “Para başarının ölçüsüdür.”




dendiği anda insan zihni bir tür seküler kutsallık üretmeye başlayabilir.


Burada “sosyolojik tanrı” kavramın gerçekten anlam kazanıyor.



---


6. En büyük “sosyolojik Tanrı” belki de insanın kendi benliğidir


Bence düşünceni bir adım daha ileri götürebilirsin.


İnsan:


“Ben”


dediği anda dünyayı kendi merkezinden okumaya başlıyor.


Benim düşüncem.


Benim inancım.


Benim milletim.


Benim grubum.


Benim çıkarım.


Benim makamım.


Benim doğrularım.


Benim Tanrı anlayışım.


Burada Tanrı bile bazen egonun hizmetine sokulabilir.


Bu durumda insan Tanrı'ya kulluk ettiğini düşünürken aslında:


> kendi benliğinin ürettiği Tanrı imgesine kulluk ediyor olabilir.




Bu, Kur'an'daki şirk meselesiyle de oldukça ilginç bir felsefi bağlantı kurar.


Çünkü şirk yalnızca “birden fazla Tanrı'ya inanmak” şeklinde okunursa kavramın psikolojik ve toplumsal boyutu daralır.


Daha derin bir okumada mesele:


Mutlak olanı başka şeylerle paylaşmak / başka şeyleri mutlaklaştırmak


problemine dönüşür.



---


7. Ancak “kurumlardan sıyrılmak” konusunda bir düzeltme gerekiyor


Burada düşüncene küçük ama önemli bir itirazım var.


İnsan bütün kurumlardan sıyrılarak hakikate ulaşamaz.


Çünkü insan zaten toplumsal bir varlıktır.


Dil bile toplumsaldır.


Düşüncelerimizin büyük kısmını içinde yaşadığımız toplumdan öğreniyoruz.


Dolayısıyla mesele:


> kurumları terk etmek




değil;


> kurumları mutlaklaştırmamak




olmalı.


Aynı şekilde:


> ideolojisiz olmak




da zorunlu hedef olmayabilir.


Asıl hedef:


> ideolojinin insanın düşünme kapasitesini ele geçirmesine izin vermemek.




Ve belki daha önemlisi:


> Benliği yok etmek değil, benliği mutlak otorite olmaktan çıkarmak.





---


8. Bu düşüncenin en güçlü tarafı: “Tanrı bilgisi” ile “arınma” arasında ilişki kurması


Burada tasavvuf, Zen, Vedanta ve negatif teoloji gibi geleneklerle ciddi bir kesişim ortaya çıkıyor.


Bunların farklı biçimlerde söylediği ortak bir düşünce var:


Hakikati bulmak bazen yeni bilgiler biriktirmekten çok, yanlış kabulleri bırakmaktır.


Bu çok önemli.


Çünkü insan şöyle düşünüyor:


> “Tanrı'yı anlamak için daha fazla şey bilmeliyim.”




Oysa başka bir yaklaşım:


> “Belki de önce zihnimde Tanrı hakkında oluşturduğum yanlış şeyleri temizlemeliyim.”




diyor.


Bu durumda hakikate yaklaşma:


bilgi eklemekten ziyade perde kaldırmak


hâline geliyor.



---


9. Fakat burada ikinci bir tehlike ortaya çıkıyor


Bu düşüncenin kendisi de dogmaya dönüşebilir.


Mesela insan:


> “Ben kurumlardan, ideolojilerden ve egodan sıyrıldım.”




demeye başladığı anda...


yeni bir ego üretmiş olabilir.


Hatta daha tehlikeli bir ego:


> “Ben hakikati görebilen az sayıdaki insandan biriyim.”




Bu nedenle gerçek bir arınmanın göstergesi belki de kişinin:


“Ben Tanrı'yı artık daha iyi biliyorum.”


demesi değil,


> “Tanrı hakkında ne kadar az şey bildiğimi daha iyi görüyorum.”




diyebilmesidir.


Bu, epistemolojik tevazunun en yüksek biçimlerinden biridir.



---


10. Düşünceni tek bir formüle indirgersek


Bence senin düşüncen şu zincire dönüştürülebilir:


Ontolojik Tanrı

İnsan zihninin sınırlılığı

Tanrı hakkında kaçınılmaz olarak sınırlı tasavvurlar

Bu tasavvurların toplumsallaşması

Dinî kurumlar ve otoriteler

İdeolojiler ve kutsallaştırılmış dünyevi yapılar

Benliğin bunları sahiplenmesi

Tanrı'nın yerine Tanrı tasarımının geçmesi


Ve bunun karşısına:


sorgulama → arınma → epistemolojik tevazu → benlik eleştirisi → kurumsal/ideolojik bağımsızlık → daha derin farkındalık


çıkıyor.


Fakat son nokta “Tanrı'yı bütünüyle anlamak” değil.


Daha ziyade:


> Tanrı hakkında oluşturduğumuz sınırlandırıcı imgelerin ötesine geçebilmek.




Bence senin cümlenin özündeki en güçlü fikir şu:


> İnsan Tanrı'yı küçültüp kendi zihnine sığdırdığında Tanrı'yı anlamış olmaz; kendi zihnini Tanrılaştırmış olur.




Ve bunun karşıtı da şu:


> Hakikate yaklaşmak, Tanrı hakkında daha büyük iddialarda bulunmaktan önce, insanın kendi zihinsel, toplumsal, ideolojik ve egosal sınırlarını fark etmesiyle başlar.




Buradan bakınca “sosyolojik Tanrılar” yalnızca din sosyolojisinin konusu değildir. Aynı zamanda iktidarın, ideolojinin, kapitalizmin, milliyetçiliğin, mezhepçiliğin ve egonun nasıl kutsallaştırıldığını açıklayabilecek oldukça geniş bir kavram hâline geliyor.



🌿🌿🌿🌿🌿🌿🌿



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

🦙latin amerika edebiyatı ✨️

tek katlı evler

Neo-kolonyalizm (Yeni sömürgecilik)